epikneokuyor:
“ Etkinlik için link
Olan biten hepimizi derinden etkiledi, etkilemekte. Bu yüzden 5533’te başlattığımız etkinlikleri de ertelemiştik.
Çok da iyi gitmiyor işler, demiştik. Şimdi daha da kötü.
Ama en başta söylediğimiz gibi, “biraradalık...

epikneokuyor:

Etkinlik için link

Olan biten hepimizi derinden etkiledi, etkilemekte. Bu yüzden 5533’te başlattığımız etkinlikleri de ertelemiştik. 

Çok da iyi gitmiyor işler, demiştik. Şimdi daha da kötü. 

Ama en başta söylediğimiz gibi, “biraradalık için”, daha fazlasını beraber tartışmak için, vesileler için, kaldığımız gibi olmasak da kaldığımız yerden.

_____________

“Kenti, mekanı, en çok da en aşina olduğumuz yerlerin dönüşümünü edebiyat üzerinden nasıl okuyup yorumlayabiliriz?" 

Bu soruyu edebiyatla haşır neşir arkadaşlarımdan Çağlayan (Çevik), Ahmet (Ergenç) ve Seçil (Epik)’e sordum. Sohbetimiz üzerine bu üç kişi üçer yazardan üçer tane metin seçti. Yolu İstanbul’dan geçen yazarların rotalarını içeren bu metinleri sizle paylaşmak, bu rotaları farklı biçimlerde (fotoğraf, film, ses kaydı, yeniden yazım vs) yeniden yorumlamayı düşünmek üzere, 24 Mayıs Cumartesi günü etkinliğin ilk gününe davet ediyoruz. Çaylar bizden!

Görüşmek dileğiyle,

özden demir + 5533 rota3x3/12 ekibi

ozzdendemir@gmail.com
http://5533gunlukleri.tumblr.com/
Twitter.com/5533istanbul

Metin listesi:

Seçil:
Fikret Adil- Asmalımescit 74 : 34-43
Metin Kaçan- Fındık Sekiz: 17-23
Tezer Özlü- Çocukluğun Soğuk Geceleri- 16-28

Ahmet:
Sait Faik Abasıyanık – Alemdağda Var Bir Yılan – “Öyle Bir Hikaye” (9-17), “Dolapdere”(83-86) ve “Eftalikus’un Kahvesi” (60-65)
Yusuf Atılgan – Aylak Adam (11-23)
Bilge Karasu – Lağımlaranası ya da Beyoğlu (79-91)

Çağlayan:
Abdülhak Şinasi Hisar –Çamlıca’daki eniştemiz (sf 88-94)
Hulki Aktunc- Beyoğlu’nun kirli Tarihi (sf 135-145)
Ahmet Ümit- Beyoğlu Rapsodisi (sf 565-569)
İlhan Berk-Pera (sf 293-303)


(Detaylı bilgi için: http://we.tl/jQFYytQhll)

Reblogged from epikneokuyor

Ve Günler Yürümeye Başladı: Ocak 3 →

Seyyar bellek

İsa’dan önce 47 yılının üçüncü gününde Antik Çağ’ın en ünlü kütüphanesi cayır cayır yandı. (…) alevler İskenderiye Kütüphanesi’ndeki binlerce papirüs rulonun büyük bir kısmını kül etti.

Birkaç bin yıl sonra Kuzey Amerikalı lejyonlar Irak’ı istila ettiler ve George W….

İKİ SERGİNİN ARDINDAKİ ÖLÜM

1992’de yaşanan bir motosiklet kazası ve hayata gözlerini yuman 19 yaşında bir kız. Pera Müzesi’ndeki Altın Çocuklar ve Flashback sergilerinin arka planında bilinmeyen hikâyesi…

–OYNAKBEYi–

image

İki sanatçının ortak benliği olarak Jakober-Vu

Pera Müzesi’nde Ekim ayında açılan ve 6 Ocak 2013 tarihinde sona erecek iki sergi var. Şayet hâlâ görmediyseniz muhakkak gidilmesi gereken iki sergi. Biri, Altın Çocuklar / 16-19. Yüzyıl Avrupası’ndan Portreler, diğeri Flashback - Yapıtlar adını taşıyor. İlki dünyada gerçek anlamıyla ‘eşi’ olmayan bir koleksiyon. İkincisi bu eşsiz koleksiyonun sahibi sanatçıların kendi eserleri. Ressam Yannick Vu ve heykeltıraş Ben Jakober’in ayrı ayrı kendi eserleri kadar, ikili olarak da eserleri bulunuyor. Yani, Jakober ile Vu arasında bir başka evliliğin var olduğunu söyleyebiliriz. Bu, heykelle resmin, Batı’ya özgü teknolojik taşkınlık ile dengenin, malzemelere karşı kayıtsızlık ile sanatın her zaman bir buluyma alanı olması gerekliliğinin evliliği. Haliyle Jakober-Vu adlı bir üçüncü sanatçıdan bile söz edilebiliyor kimi eserlerde. Yaratımları bu kadar iç içe geçmiş iki sanatçı, karı kocanın Flashback isimli sergisinde yer alan Planta Cara adlı eser aslında iki sergiye birden ışık tutuyor…
Yaklaşık dört metre yükseklikte tahta direk üzerine asılmış 20 siyah motosiklet kaskıyla adeta bir mezar taşını andıran eser, sanatçı çiftin, kızları Maima'ya adanmış. Zira, bir motosiklet tutkunu olan kızları, 1992'de henüz 19 yaşındayken geçirdiği trafik kazasında hayata veda etmiş. Bu ölüm, Jakober-Vu çiftinin hayatları kadar, yarattıkları eserleri, hattâ koleksiyonlarına dahil ettikleri eserlerin bile içeriğini etkilemiş…

image

Planta Cara
Yapıtın bir söz oyunu niteliği taşıyan İspanyolca adı hem ‘pahalı bitki’ hem de Planta sözcüğüne bir ‘r’ eklendiğinde ‘göğüs germek’ anlamına gelir. Ben Jakober ile Yannick Vu’nun 1992’de bir motosiklet kazasında ölen 19 yaşındaki kızları Maima’nın anısına yapılmıştır,

Kızımızın ölümü bize manevilik kazandırdı

Kızlarını bir daha asla göremeyeceğini öğrendikleri geçenin üzerinden aylar geçer. Ben Jakober; acısını kabullenip ilk ‘cruxigram’ını yaptığı gün, ‘ışığın çocuklarının karanlığın çocuklarına karşı savaşı’nın kendisi için güzel başladığından emin olarak yeni serisini oluşturmaya başlar. Eşi Yannick Vu bu seriyi “Acının beyaz çölü belirince Jakober yokluğun siyahına yüz çevirdi ve aniden, çözülmesi gereken harflerin ardında saklı duran gizemli ruh, bütün bir hayata ve anlamına kendi tutarlılığını verdi” sözleriyle tanımlıyor.
Ben Jakober ise ölümün etkisini ve seriyi şöyle açıklıyor: “Kızımızın ölümü, beni Cruxigramlar adlı sergiyi yapmaya yöneltti. Şapel üzerinde çalışmaya başlayınca, Yannick de bana katıldı. Kızımızın ölümü bize bir tür -bunu söylemekte zorlanıyorum- manevilik kazandırdı; ama belirtmeliyim ki, bu yapıtlara bir kutsallık duygusu verirken yaklaşımlarımız birbirinden farklı oluyor. Başımıza gelen talihsizlik, tür ve biçim olarak yeni bir yaratıcı güç verdi bize, aynı zamanda bizi yalnızca sanatsal çalışmamızda değil, yaşamamızda da birleştiren yeni bir yaklaşım kazandırdı.

image

Chartres
Kızı Maima 1992’de 19 yaşında ölünce, yalnızca siyah-beyaz düşünüp çalışabilen sanatçı Cruxigrams adı verilen seriyi yaptı. Metal, ahşap ve kumaş gibi çeşitli malzemelerin kullanıldığı kare bulmaca şekillerini temel alan bu çalışmaların tümü, ünlü katedrallerin ya da azizlerin adını taşır. Seramik karolardan oluşan Chartres serideki ilk çalışmadır.

image

Koleksiyonun ilk eseri Kirazlı Kız

Maira’nın ölümü, sanatçı çiftin toplamı 160 eseri bulan ve içeriği açısından dünyadaki tek örnek olan koleksiyonlarını da şekillendirmiş. 1970’li yılların başlarında Yannick en sonunda, uzun zamandır çok istediği bir resmi, Mayorkalı ressam Juan Mestre i Bosch’un (1826-1893) Kirazlı Kız’ını satın alır. Başlangıçta dekoratif parçalar olarak gördükleri şey, kızları henüz 19 yaşında bir trafik kazasında ölünce bir saplantıya dönüşür. Kirazlı Kız, ekilen ilk tohumdur. Zamanla filizlenerek, müzayede, sanat tacirleri, sanatçıların dostları ve sporsorlar aracılığıyla edindikleri, çoğunluğu 16. ve 17. yüzyıla ait, günümüzde yamlaşık 160 çocuk portresini içeren bir koleksiyonun oluşmasını sağlar. Bu resimler, kral ailesinden kişilerin ya da soylu saraylıların portreleridir.

image

Çocuklara duyulan aşkın sonucu

Koleksiyon otuz yılı aşkın bir sürede, beceriyle geniş bilgi birikimi ve büyük aşkla -tablolardaki çocuklara duyulan büyük aşkla- oluşturulmuş; bu çocukların bazıları çok küçük, birkaç aylık bebekler, diğerleriyse çoktan ergenlik çağına girmiş ve ileride nasıl olacaklarını tahmin etmek mümkün. Yannick ve Ben Jakober başından beri bu çocukların yaşamöykülerini öğrenmeyi, başlarına gelenlerin izini sürmeyi amaç edinmiş. Koleksiyonun zamansal ve coğrafi kapsamı, sadece Avrupa siyasi tarihinin dört yüzyılına değil, aynı zamanda geleneklerin, batıl inançların, sembolik dilin, tasvir yöntemlerinin tarihine ve her ülkenin geçerli moda akımlarına yakından bakmak için de fırsat veriyor.

image

Avrupa tarihinde de ‘kızın adı yok’

Potrelerde yer alan kız çocuklarının yaşamöykülerinden anlaşıldığı gibi, kraliyet kanı taşıyanlar, Avrupa saltanatları arasında dolaşımdaki para gibi kullanılmış; bazen henüz üç dört yaşında olsalar dahi prenslerle sözlendirilmiş, tahtına geçecekleri düşünülen ülkelere eğitime gönderilmiyş, siyasal ilişkilerin değişmesi ya da çocuk sahibi olmaları için çok uzun zaman gerekmesi halinde de daha uygun bir kısmet bulunması beklentisiyle memleketlerine geri gönderilmişlerdir.

image

Kendimizi gezgin kabul ediyoruz

Çünkü, Macar asıllı Ben, Viyana’da doğdu, İngiltere’de yetişti ve Fransa’da yaşadı; Yannick; Vietnamlı bir baba ile Fransız bir annenin çocuğu olarak Fransa’da dünyaya geldi. İkimiz de yaratıcı çalışmalarımızı sürdürmek ve vakfı kurmak için İspanya’yı seçtik, ne var ki yılın bir bölümünü Marakeş’te geçiriyoruz. Ortak çalışmalar geçmişte Venedik Bienali, Plaires Kültür Merkesi, Montenay Galerisi, Sao Paolo Bienali, Mecsarnok Müzesi, Santa Barbara Kalesi, Valencia Bienali, Palacio de Sastago vb. sergilemiş olmamıza rağmen 1983’te Viyana’da Brandstatter Galerisi’ndeki ve daha sonra 1989’da gene Viyana’da Wirthle Galerisi’ndeki sergiden bu yana erken dönem çalışmalarımız sergilenmemişti. O iki sergide de, Yannick Vu’nun ‘otoportreleri’ yer almıyordu.

“BÜYÜK YALAN’IN EGEMEN OLDUĞU BİR ÇAĞDA YAŞIYORUZ”

image

Son romanı ‘Özgürlük’, ABD’de yayımlandıktan sonra 23 Ağustos 2010 tarihinde Time dergisinin kapağında Jonathan Franzen’in fotoğrafı yer alıyordu. “Büyük Amerikalı Yazar” başlığıyla anılıyordu Franzen. Devamında, “yarattığı karakterler ne sırlar çözüyor, ne sihirli güçlere sahipler ne de gelecekten geliyorlar. Jonathon Franzen, yeni romanı Özgürlük’te bize bugün nasıl yaşadığımızı gösteriyor,” diyordu Time. Kıpır kıpır bir dedikoduyla başlayan Özgürlük romanında Franzen, daha aileden başlamak üzere, gündelik hayatımızda ne kadar özgür olduğumuzu veya kendimizi ne kadar özgür sandığımızı ele alıyor. Aile, evlilik, cinsellik kavramları üzerinden bugünün dünyasını aktarıyordu. Time’ın “Büyük Amerikalı Yazar” olarak andığı Franzen’le Sel Yayınları tarafından yayınlanan Özgürlük romanı üzerine konuştuk.

–OYNAKBEYi–

  • Çağdaş Amerikan edebiyatının en çok övgü alan yazarısınız. Time dergisinin kapağında yer almanız da bunu açıkça gösteriyor. Sanki çağdaş Amerikan edebiyatının tamamından siz sorumluymuşsunuz gibi bir hava esiyor. Son kitabınızın adından da esinlenerek gördüğünüz bu yoğun ilginin bir yazar olarak özgürlüğünüzü nasıl etkilediğini sormak istiyorum.

-Sorunuzu yanıtlamak için öncelikle özgürlükten ne anladığımızı konuşmamız gerekir. Özgürlüğü en önemli değer olarak gören yaklaşımı ya da onun bir benzeri olan yeniyetmelerin sonsuz özgürlük anlayışını temel aldığınızda, günlük programıma ya da işime yapılan her tür müdahalenin özgürlüğüme yapılmış bir saldırı olduğu açıktır. Amerikan edebiyatının sözcüsü konumunda olmak ise kuşkusuz çeşitli müdahalelere açık olmayı gerektirir. Ancak özgürlüğü seçim yapma zorunluluğundan bir kurtuluş olarak görürseniz -bir insanın ne yapması gerektiğini bildiği zaman bunu bilmediği zaman olduğundan daha özgür olduğuna inanırsanız- bir edebiyat görevi üstlenmiş olduğumu ve bu dünyaya yapmak için geldiğim işi yaptığımı düşünmenin benim için son derece özgürleştirici bir ruh hali olduğunu görebilirsiniz. Bu açıdan bakıldığında ben şu an tüm yaşamım boyunca olduğumdan daha da özgürüm. Aslında özgürlükle ilgili bu iki farklı anlayış arasındaki çatışma, Özgürlük adlı romanımın da ana konularından birini oluşturuyor.

  • Özgürlük, Düzeltmeler’in yayımlanmasından oldukça uzun bir süre sonra yayımlandı. Arada geçen bu uzun süre boyunca neler yaptığınızı bize anlatabilir misiniz?

-Zamanımın çoğunu başka tür yazı çalışmalarıyla geçirdim. Denemeler ve gazete yazıları kaleme aldım, çeviriler yaptım. Üçüncü (Düzeltmeler) ve dördüncü (Özgürlük) romanlarım arasında iki tane kurmaca olmayan kitap, bir tane de çeviri yayımladım. Denemelerimi topladığım son kitabım olan ve A.B.D.’de kısa bir süre once yayımlanan Farther Away’in büyük bir bölümünü de  bu iki romanım arasındaki dönemde kaleme almıştım. Bir romanda söyleyecek yeni bir şey bulmam oldukça uzun bir zaman alıyor. Söyleyecek yeni bir şey olmadan roman yazmak da benim inandığım bir edebiyat anlayışı değil kesinlikle.

image

EVLİLİK HEM KORKUNÇ HEM HARİKA OLMALIDIR

  • Özgürlük’te geleneksel bir kurum olan “aile”nin ne kadar acımasız olduğunu görüyoruz. Ama yine de televizyonlarda yayınlanan dizilerde bile, “aileyi koruma”nın önemiyle ilgili nakaratı sürekli duyuyoruz. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

-Ailenin “acımasız” bir kurum olduğu fikrine katılmadığımı söylemek isterim öncelikle. Kuşkusuz aileler, bireylerin çok fazla acı çekmesine neden olabilirler; ancak güçlü duyguların -özellikle de sevginin- yaşandığı her ortamda insanlar acı çekebilirler. Hayatı acı çekmeden, özellikle de sevgiden kaynaklanan acıyı hissetmeden yaşamak, hiç yaşamamış olmak demektir. 

Yine Özgürlük’te aile kurumu kadar ele aldığım, evlilik kurumunu sorgulamak gibi bir amacım da yok, ancak evliliğin yarattığı şiddetli gerilim anları ilgimi çekiyor. Bu gerilim anları, özgürlüğün sözünü ettiğim iki farklı yorumu nedeniyle yaşanır: İlk yorumda bireyin hakları öne çıkar, ikinci yorumda ise başka insanlara olan sadakat ve bağlılık özgürlüğün kendisini yaratır. Bana göre gerçekten kötü olan evlilik, bu tür gerilim anlarının hiç yaşanmadığı evliliktir. Evlilik, aynı anda hem korkunç hem de harika olmalıdır.

  • Özgürlük dedikodu ile başlıyor! Romanın temel dinamiklerinden birisi dedikodu… Özgürlük ve dedikodu birbiriyle ne derecede ilintili sizce?

Bu sorunuzun yanıtı da özgürlükten ne anladığımıza bağlı. Özgürlük’te dedikodu yapanlardan birinin, baş kahramanların “nasıl bir yaşam süreceklerine henüz karar vermediklerini” söylediğini anımsarsınız. Nasıl bir yaşam süreceklerine karar vermiş insanların, başkalarının kendileriyle ilgili söylediklerini umursadıklarını ben hiç sanmıyorum. Dedikoduları umursamadağınız müddetçe öğür olabilmek adına bir adım daha atmış olursunuz.

  • Günlük hayatımızda sürekli birilerinden onay almak ve aile bireyleri başta olmak üzere çevremizdeki herkesin hoşuna gitmek için çaba harcıyoruz. Başta romanınız olmak üzere, gündelik hayatta insanlar da, birçok şeyi başkalarının hoşuna gitmek için yapıyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

-Herkes beğenilmek ister kuşkusuz. Bir romancı olarak aileleri ilginç bulmamın nedenlerinden biri, sizin de belirttiğiniz gibi, insanların aile ortamında tamamen beğenilmelerinin mümkün olmamasıdır. Ailelerde duygusal baskı o kadar yüksektir ki bireyler kendilerini sürekli beğenilen kişiler olarak hissedemezler. Aşk, nefret, isyan, rekabet gibi yoğunluğu yüksek duygular, insanların beğenilmek için takındıkları maskeleri yüzlerinden çıkarıp atar ve insanların da bu durumda kendileri olmaktan başka bir seçenekleri kalmaz. “Seçeneğin olmaması” daha önce de söylediğim gibi bir tür özgürlüktür.

Romanlarımda aileleri ele almamın başka bir nedeni de, aile bireylerinin yeni teknolojik araçlardan farklı olarak yapmalarını istediğimiz şeyleri her zaman yapmamalarıdır. Teknolojinin yarattığı sahte özgürlüklerden ve sevgiye dayalı ilişkilerin yarattığı gerçek özgürlüklerden sık sık söz etmemin nedeni de tam olarak budur.

  • Sanki bunun bir devamı olarak, herkesin yüzünde son derece mutlu bir ifade var ama aslında kimse gerçekten mutlu değil…

Hepimiz bir gün öleceğiz ve o güne kadar da büyük olasılıkla sık sık acı çekeceğiz, bu nedenle mutluluğu sürekli yaşanabilecek bir ruh hali olarak görmemek gerekir. Ancak bir insanın mutlu olduğu anlardan -saatler, haftalar, hatta bazen yıllar- söz etmek mümkündür. 2009’da Özgürlük’ü yazarken mutluydum. Yazı yazma beni genellikle mutsuz eder, ama o dönemde mutlu bir mutsuzluk yaşıyordum. Yapacak bir işim vardı ve bu işi yapabileceğime her geçen gün daha fazla inanıyordum. İşte benim için mutluluk budur. Romanımdaki kahramanlarımın yanılgısı da aslında, bu mutluluk düyüncesinden kaynaklanıyor. Sürekli olmasını isteseniz bile, mutluluk kısa ve kesintilidir…

image

CİNSELLİK SORUN OLMAKTAN ÇIKARSA
İNSAN İNSAN OLMAKTAN ÇIKAR

  • Özgürlük, bir yandan da Amerika’nın hiç de söylendiği gibi bir ‘özgürlükler ülkesi’olmadığını ve ‘özgürlük’ün daha ev içinde sona erdiğini gösteriyor.

Serbest piyasayı ve onun rekabete dayalı koşullarını bu kadar destekleyen bir toplumun aile hayatında her gün yaşanan rekabetten söz etmekten hiç hoşlanmaması çok tuhaf. Bir romancı olarak üstlendiğim görevlerden birinin, içinde yaşadığım toplumun konuşmaktan rahatsız olduğu şeyleri bulup onlardan hikâyeler oluşturmak olduğunu düşünüyorum. Örneğin, cinsellikle ilgili yazmayı kesinlikle seviyorum. Okurları rahatsız etmeden bu konuda yazabildiğimi düşünüyorum, ama beni cinsellikle ilgili yazmaya yönelten asıl neden, teknolojik tüketim araçlarının insana özgü bu eylemi ele almayı becerememiş olmaları. Büyük Yalan’ın -teknolojinin bizim tüm sorunlarımızı çözeceği yalanının- egemen olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu yalana inanmayan ve onun egemenliğine karşı çıkan romancı da, bu büyük yalanın gerçek yüzünü gösterecek, eski ve yok edilemez olan kimi insani dürtüleri (cinsellik gibi) anlatmaya yöneliyor doğal olarak. Cinselliğin bir sorun olmaktan çıktığı gün ben insanların da insan olmaktan çıktığına inanacağım.

TOLSTOY’UN OLGUNLUĞUNA ERİŞMEYİ ARZULUYORUM

Özgürlük’te kimi klasik yapıtlara ve isimlere, özellikle de Tolstoy’un adı geçiyor, çünkü kahramanlardan biri olan Patty onun kitabını okuyor ve birden Savaş ve Barış’ın içinde kendi hikâyesinin olduğunu görüyor. Tolstoy’un iki büyük romanının mucizevi güzellikte kitaplar olduğunu düşünüyorum ve kişisel olarak da bu yazarın olgunluğuna erişmeyi arzuluyorum. Ancak ben modernist bir eğitim aldım ve yaşadığımız postmodern çağa uygun olan edebi biçimin, on dokuzuncu yüzyıl realist roman anlayışından çok modernist yaklaşımda bulunabileceğini düşünüyorum.

FRENZEN VE GÜNDEM…

image

OPRAH

Aslında, tam olarak Oprah Winfrey ve kurduğu Kitap Kulübü’nü eleştirdiğim söylenemez. Yalnızca Oprah’nın yazarların yapması gerektiğini düşündüğü kimi reklam çalışmalarından kişisel olarak hazzetmediğimi açıkladım. Bir de herkesin bildiği şu gerçeği anımsatma hatasını yaptım: Birçok Amerikalı okur için bir kitabın üzerinde Oprah Kitap Kulübü bandı olması o kitabı satın almamak için geçerli bir neden olabilir. Benim bu uyarılarımı Oprah eleştiri olarak değerlendirdi. Onunki gibi bir servete ve güce sahip olan kişiler, insanların görüşlerini ve konuşmalarını denetlemeye alışmışlardır bir kez. Bir yazar olarak ben, herhangi bir denetleme mekanizmasına takılmadan kendi görüşümü kendi seçtiğim sözcüklerle açıklamayı istedim sadece.

e-KİTAP

E-kitaba teorik olarak bir itirazım yok. Ancak ben kitapları bu formatta okumayı sevmiyorum. Bir de internet korsanlığı ve (Amazon.com gibi) internet tekelleri nedeniyle yazarların kısa bir süre sonra yazdıklarından kazandıklarıyla hayatlarını sürdürebilecekleri konusunda endişeleniyorum. Ancak daha genel olarak teknolojik araçların sınırsız tüketimi benim asıl düşmanım, çünkü bu tür bir tüketimin benim önemsediğim tüm insani değerler için tehlikeli, sinsi ve yıpratıcı bir tehdit olduğunu düşünüyorum.  

POPÜLER KÜLTÜR

Popüler müzik, Büyük Yalan’a eşlik eden müzik türüdür. Rock and roll da kendisini hâlâ toplumsal düzene bir tür isyan hareketi olarak tanımladığına göre, Özgürlük'teki Richard Katz gibileri rock’ın kendisini Orta Çaplı Bir Yalan olarak görüyorlar. Richard'ın romandaki varlığı, kimliği ve karakteri bir nebze de olsa, bu popüler kültür anlayışının bir yansıması. Büyük Yalan'ın yanında yürüyen bir kültürün, yalancı bir ürünü..

imageimage

“EDEBİYATTA HUZUR İSTEMİYORUM BEN”

Günümüz Türk öykücülüğünün “iyi” yazarlarından birisi Yalçın Tosun. Yayımlanan iki kitabının da ödüllendirilmiş olması, bunu “seçiciler kurulu” nezdinde de ispatlıyor. Ne eksiği ne fazlası olan, tam olarak, kararında ve kusursuz kurgulanmış, okuru dürtükleyen Anne Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler isimli ilk kitabıyla Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülünü kazanmıştı. Yine en ince detayına kadar düşünülmüş, hiçbir şeyin şansa bırakılmadığı, çocukları tekinsiz, erkekleri güven vermeyen, kadınları yalnız, aşkların “aşk” gibi yaşandığı öyküler toplamı Peruk Gibi Hüzünlü adlı ikinci kitabıyla da 58. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazandı. Yalçın Tosun'la bir araya geldik ve kitabına, ödüle, öykücülüğüne dair konuştuk.(*)

image

–OYNAKBEYi–

  • İlk kitabına mukayeseyle, Peruk Gibi Hüzünlü'de Yalçın Tosun'un asıl sesini bulduğunu düşünüyorum, katılıyor musun buna?

Tamamen aynı fikirdeyim. İlk kitabı 2004-2008 yılları arasında yazdım. Uzun bir süre. İlk kitapların çok tuhaf bir büyüsü vardır, hatalarıyla da kusurlarıyla da güzeldir. Benim için, ilk kitabım daha iyiydi veya ikincisi daha iyiydi gibi bir yorum yapmak çok zor. Benim şu an geldiğim ya da gelmek istediğim noktaya daha yakın öykülerin bir toplamını yapsak ikinci kitaptan daha fazla öykü girecektir demem daha doğru olur. Bir de şu var; ilk kitabım kısa öykünün boşluklarıyla, sözcükleri yerli yerine oturtmasıyla, yazarın yetisini ortaya koyan bir kitap. Ama biraz daha uzun öykü yazdığımda, aynı yoğunluğu bulabilecek miyim, sorusu vardı hep. İşte ikinci kitapta bunun örnekleri var. Biraz kendimi bununla da sınadım. Bu durumda senin de sözünü ettiğin sesi bulma noktalarına daha da yaklaştığımı söyleyebilirim. Ama ilk kitabım olmasaydı bu kitap olmazdı!

  • İlk kitabının daha ismiyle şaşırıyordu okurlar; aile gibi toplumca “kutsal” addedilen bir kurumun “ölümcül” olduğunu dile getiriyordun. İkinci kitabındaki öykülerde de çocukların aslında ne kadar ‘zalim’ olabileceğini gösteriyorsun...

Şimdi söylediğinde düşünüyorum da, gerçekten ilk öykülerdeki çocukların tekinsiz olduğunu görüyoruz. İnsanın zalimlik topumları çocuklukta atılan bir şey. Her zaman da dış etkenlerle zalimleşmiyoruz, bazen doğuştan gelen bu zalimlik hissini, ya başkaları ya biz besliyoruz. İlk kitap belki biraz daha sertti, ama ikinci kitapta böyle bir adalet hissiyle de yaklaşmış olabilirim ve bu yüzden çocukların daha çocukken bile sandığımız kadar masum olmadıklarını dile getiriyorum. Bunu da tabi ki kendi çocukluğumdan ve çevremden yola çıkarak, okuyup izlediklerimden hareketle söylüyorum. Bir yazar olarak çocuğa bugüne kadar onlara yüklenmiş imajla bakıyorsanız, kadına size öğretilmiş imgelerle, erkeğe yine aşnı şekilde bakıyorsanız yazar olarak bir sıfır geride başlıyorsunuz. İyi ve kötünün bu kadar dengelenmiş olduğu bir hayatta çocuklara da kadınlara da eşcinsellere de, yaşlılara da böyle bakmaya çalışıyorum. Yazar önce anlamaya çalışmalı, sonra diğer şeylere geçmeli.

image

OKURU CİDDİYE ALIRSANIZ DAHA CESUR OLURSUNUZ

  • Başta ilk kitabındaki öyküler olmak üzere öykülerinin en belirgin özelliği okuru davet ediyor olması. Necatigil'in “boşlukları okur doldursun” dediği gibi, isteyen okurun devamını getirebileceği öyküler bunlar. Bir o kadar da okura biraz sorumluluk yükleyen öyküler aslında.

Ben de öyle düşünüyorum. Biraz daha genişletmek gerekirse, okuru ciddiye alan bir tavır bu. Bunu şöyle kurguluyorum; okuru ciddiye alırsanız o boşlukları doldurmasına duyduğunuz güvenle öyküyü daha cesur bir yerde bırakabiliyorsunuz. Okur veya yazar herkesin söylediği bir şeydir; kısa öykü tek bir sözcükle dibe vurabileceği gibi zirveye de çıkabilir. Okura, okurun zekasına, birikimine güvenmezseniz çok sıradanlaşıp sıkıcı olabilir. Ben hep bilinçi boşluklar bırakıyorum ve genelde bittiği anda da okur fark eder bunu. Zaman zaman iki üç sayfalık öykü bittikten sonra, dönüp bir daha okumalarını istiyorum çünkü. Bu anlamda bütün öykülerin homojen bir boşluk taşıdığını düşünmüyorum. Bazıları daha kapalı bazıları daha açık. Ama açık olanlarda bile dediğim gibi ne bir sözcük eksik ne de fazla olsun istiyorum. Okur kendi içinde tamamlasın istiyorum…

  • Öykülerindeki aşkın “cinsiyet üstü” bir aşk olduğunu söylemek gerek. Kutsal aşk imgesi değil bu, aşkı kabulleniş şeklinle alakalı sanırım bu, değil mi? 

Aşkı çok yücelten biri değilim! iki erkek iki kadın birbirini seviyor veya cinsel açıdan birbirini çekiyorsa buna başkasının bir sözünün olamayacağını düşünüyorum. Aşkın varlığını kabul ediyorum ben. Yüceltmiyorum, aşkı olduğu gibi kabullenip üzerine daha fazla anlam yüklemiyorum. Her insan her insanı sevebilir, daha ötesi yok bunun. Saygı duymak kendini ve insanı kabullenmek, bir arada yaşamak ve hiçbir şeyi de olduğundan fazla yüceltmemek gerekiyor. Bir şeyi olduğundan fazla yüceltmediğiniz zaman onu olduğundan aşağı da görmüyorsunuz. Yeri neyse orada oluyor, mesafe ve tarafsızlık sağlar bu insana…

  • En kalabalık öykülerinde bile kahramanların o kadar yalnızlar ki. Yalnızlar mı çekiyor seni?

Gerçekten öyleler, yalnızlar. Altın Günü öyküsündeki gibi, orta sınıf kadınlar arasındaki muhabbetler çocukluğuman beri beni çok çekmişir. Ben de gitmiştim altın günlerine ve onların dedikodularını dinlemek çok hoşuma giderdi. O zamandan beri şunu gördüm, kadın kadının kurdu olabiliyor. Kadınların kendi aralarındaki iktidar çok farklı yerlerden filizlenebiliyor. Çok fazla karakter var orada ama bir yanda da bir veya birkaç dram var. Senin en başta söylediğin şeye benziyor, hepsinin bir dramı olsa da bu onların zalim olmasını engellemiyor. Birine güvenmenin zorluğunu yaşadığımız anda yalnızlaşıyoruz. Diğer öykülerimin kahramanları da gerçekten yalnızlar ve birçoğu bundan kurtulmak için bir çaba da göstermiyorlar. Hattâ bunun farkında bile değiller. Bunu ya zalimlikle kapatmaya çalışıyorlar, ya da bir başka mücadele içindeler…

image

…BİZİMLE BERABER KİRLENİYOR ÇÜNKÜ

  • Üç Kadınlı Şehir öykünde, şimdiye kadar kaleme alınan “şehir” öykülerinden farklı olarak, şehir de söze geliyor…

Ben bu şehri çok seviyorum ve şehir adına üzülüyorum. O öyküdeki üç kadın da birbiriyle bağlantılı kadınlar ve aslında üçünün tek ortak tarafı İstanbul'da yaşıyor olmaları. Üçü için de İstanbul'un farklı anlamları var. Birinin göç ettiği şehir. Diğeri burada doğmuş ama hep başka şeyler istemiş ve şehri çok seviyor. Üçüncü de ekonomik olarak diğerlerinden farklı bir noktada olduğu gibi şehirel olan ilişkisi de bambaşka ve hiçbir şey umrunda olmadığı gibi şehir de umrunda değil. İstanbul'la bu kadar kesişen üç karakteri anlattıktan sonra sözü birde İstanbul'a vermek istedim. Üçü aynı ortamda olmuyorlar ama ortak noktaları burası işte. Şehrin de kendine göre yargıları var, çünkü o da bu kirlenmeden payını almış ve o da bu üçünü yargılıyor. Çünkü İstanbul'u da olduğu gibi kabul ediyorum. Bizimle beraber kirleniyor çünkü…

  • Aslında okura tebessüm ettiren öykülerinde bile bir huzursuzluk sezmek mümkün. Bu senin edebiyata yaklaşımından mı kaynaklanıyor? 

Edebiyatta huzurluzluğu seviyorum. Dürtükleyici, soru sordurucu, gülerken birden bir darbe almamızı seviyorum. Çünkü hayatı da böyle yaşıyorum. Zaman zaman bir arkadaşımızın iyi haberine gülerken içten içe 'o kadar da gerekmiyordu’ diyebiliyoruz. Birisinin ölüm haberi bizi üzmüş olsa bile, çok yaşlıydı zaten diyebiliyoruz örneğin. Birisinin kötü haberine üzülürken bir tarafımızla sevinebiliyoruz da zaman zaman. Bunlar çok da ikiyüzlülük değil bence. Bunun için bunları yazmak gerekiyor. Huzursuzluk da buradan çıkıyor belki. Ben bizzat huzursuz bir insanım zaten, bunun da bir etkisi vardır elbette. Huzursuzluğun benim edebiyatımda hep olacağına inanıyorum. Edebiyatta huzur istemiyorum ben.

  • Öyleyse, kimdir Yalçın Tosun'un yazarları?

Aslında çoğu huzursuz yazarlar. Kimi bunu bir kadın erkek ilişkisi üzerinden yapıyor Raymond Carver gibi, kimisi hiç yoldan gitmeyip kendi içini kazımaya başlıyor Rilke gibi. Hep diken üstündeyizdir. Çünkü kahramanları sürekli bir gerilim içindedir belki de. Truman Capote beni etkileyen isimlerdendir, öyküleriyle romanlarıyla. Cehof, Mansfield ve Cehov benim için önemli sac ayaklmarıdır. Romancı olarak Paveze ve Svevo'yu saymalıyım. Onlar bende “yazmak ne güzel” düşüncesini doğurmuşlardır. İkisi de huzursuz adamlardır ve bende kırılma noktalarıdır. Saul Below da bunlardan biridir. Türk yazarlardan ise Sait Faik elbette başta gelenidir. Tezer Özlü, Füruzan, Sevim Burak ki ikinci kitapta ona adadığım bir öyküm vardır, Tomris Uyar yine anmam gereken isimlerdendir. Benimle aynı kuyaktan olan isimler arasında Sine Ergun geliyor ilk aklıma. Unuttuğum isimler muhakkak vardır tabi.
Erkeklerin dünyası bana fazla hoyrat ve daha az derinlikli gelmiştir dünyaya baktığımda. Çevreme baktığımda meselâ. Erkek yazarlarda da böyle bir şefkatli taraf aradım ve erkek yazarlarda da bu çerçevenin dışına çıkabilmiş olanları seviyorum Fikret Ürgüp ve Murathan Mungan'ı saymalıyım bu noktada.

  • Nasıl yazıyorsun?

Hasan Ali Toptaş'ın bir belgeselde kurduğu cümleyi ben de uzun süredir söylüyorum aslında. Bilinçdışı bir bilinçle yazıyorum ben öykülerimi. Bir öyküyü günler boyunca kafamda düşünüyorum, ama hiçbir not almıyorum ona dair. Gerçekten yazmaya değerse beni terk etmiyor çünkü öykü. Kafama sürekli bir şeyler gelir, dizeler gelir cümleler gelir. Gnlerce haftalarca farklı farklı öyküleri gün içinde düşünüyorum. Yazmaya başladığımda da çok fazla vaktimi almıyor. Uzun uzun düşündüğüm ama hiç planlamadığım şeyler bunlar. Romanda bu olmaz muhtemelen. Düşünme faslı uzun sürebiliyor tabi, beni de şaşırtıyor yazdıktan sonra…

imageimage

SAİT FAİK İSMİNİN YANINDA ANILMAK MUTLU EDİYOR BENİ

Sait Faik Hikâye Armağanı'nın yüklediklerini aslında yeni idrak ediyorum. Tören bitti çok güzel bir akşam geçirdik, ama bir anda hazmedilebilecek bir şey değil. İlk kitabımla Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü'nü almıştım., İlk kitapla ödül alınca; büyük mutluluğun yanında bundan sonra neler olacak diye tedirgin olabiliyor insan. O ödülün özelliği, o yıl yayımlanmış şiir, roman, hikâye gibi bütün türler arasındaki bir elemeden geçerek alınmış bir ödül. Haliyle ilk kitaba vermeleri onlar için de bir risk aslında. Bana söyledikleri şey, “bundan sonra sizi çok sıkı takip edeceğiz, çünkü sizinle birlikte biz de bir sorumluluk aldık,” dediler. İkinci kitap Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanınca ödüllendirilmenin insana verdiği bir yüreklenme hissi var. Önemsediğiniz kişiler tarafından seçilmiş olunca daha güzel bir yere gidiyor iş. Çok büyük bir korku duymasam da biraz da kendimi birçok kişi adına sorumlu hissediyorum. Bu baskı değil, biraz daha sorumluluk yüklüyor. Fakat 'doğru yolda’ olduğumun da mesajını verdi. Sait Faik isminin yanında adımın anılması ayrıca mutlu ediyor beni.

AYSEL GÜREL'E YAZILAN ŞİİR KİTABIN ADI OLDU

Kitabın ismi senin de bildiğin gibi bir şiirimden geliyor. Şiirin hikâyesini anlatmak gerek önce; şiiri yazmaya başladığımda Aysel Gürel yeni ölmüştü. Aysel Gürel hem benim hem de şiiri besteleyen arkadaşım Mabel Matiz'in tanımadan çok sevdiğimiz bir insandı. Onun ölümündan sonra yazmış olsam da, tamamen de onu anlatan bir şiir değil tabii ki. Peruk imgesine insanların yüklediği bütün o farklı anlamların yanında, peruğun hüzünlü olabileceğini bana ilk hissettiren isimlerden biriydi Aysel Gürel. O deli dolu yaşantısına rağmen o renkli peruklarla bunu bir maske gibi kullandığını düşünüyordum. Peruğa başka açıdan da bakılabilir; örneğin kanser hastası bir annenin taktığı peruk diye yorumlayan da olmuş, zorunlu seks işçiliği yapan travesti de olabilir, barlarda pavyonlarda çalışan kadınlara da ait olabilir. Kitaba isim koyarken, şiiri oluşturan ikili dizelerin çok rahat bir biçimde dörder öyküyü ayrı ayrı içine alabildiğini fark ettim. Bu nedenle Peruk Gibi Hüzünlü şiiri, kitabın da adı oldu. Gerçekten okurlara olduğu gibi bana da çok fazla şey çağrıştıran bir ad bu. Biraz da bunun için tercih ettim…

(*) Fotoğraflar: Yaşar K. Canpolat.