“EDEBİYATTA HUZUR İSTEMİYORUM BEN”
Günümüz Türk öykücülüğünün “iyi” yazarlarından birisi Yalçın Tosun. Yayımlanan iki kitabının da ödüllendirilmiş olması, bunu “seçiciler kurulu” nezdinde de ispatlıyor. Ne eksiği ne fazlası olan, tam olarak, kararında ve kusursuz kurgulanmış, okuru dürtükleyen Anne Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler isimli ilk kitabıyla Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülünü kazanmıştı. Yine en ince detayına kadar düşünülmüş, hiçbir şeyin şansa bırakılmadığı, çocukları tekinsiz, erkekleri güven vermeyen, kadınları yalnız, aşkların “aşk” gibi yaşandığı öyküler toplamı Peruk Gibi Hüzünlü adlı ikinci kitabıyla da 58. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazandı. Yalçın Tosun'la bir araya geldik ve kitabına, ödüle, öykücülüğüne dair konuştuk.(*)

–OYNAKBEYi–
- İlk kitabına mukayeseyle, Peruk Gibi Hüzünlü'de Yalçın Tosun'un asıl sesini bulduğunu düşünüyorum, katılıyor musun buna?
Tamamen aynı fikirdeyim. İlk kitabı 2004-2008 yılları arasında yazdım. Uzun bir süre. İlk kitapların çok tuhaf bir büyüsü vardır, hatalarıyla da kusurlarıyla da güzeldir. Benim için, ilk kitabım daha iyiydi veya ikincisi daha iyiydi gibi bir yorum yapmak çok zor. Benim şu an geldiğim ya da gelmek istediğim noktaya daha yakın öykülerin bir toplamını yapsak ikinci kitaptan daha fazla öykü girecektir demem daha doğru olur. Bir de şu var; ilk kitabım kısa öykünün boşluklarıyla, sözcükleri yerli yerine oturtmasıyla, yazarın yetisini ortaya koyan bir kitap. Ama biraz daha uzun öykü yazdığımda, aynı yoğunluğu bulabilecek miyim, sorusu vardı hep. İşte ikinci kitapta bunun örnekleri var. Biraz kendimi bununla da sınadım. Bu durumda senin de sözünü ettiğin sesi bulma noktalarına daha da yaklaştığımı söyleyebilirim. Ama ilk kitabım olmasaydı bu kitap olmazdı!
- İlk kitabının daha ismiyle şaşırıyordu okurlar; aile gibi toplumca “kutsal” addedilen bir kurumun “ölümcül” olduğunu dile getiriyordun. İkinci kitabındaki öykülerde de çocukların aslında ne kadar ‘zalim’ olabileceğini gösteriyorsun...
Şimdi söylediğinde düşünüyorum da, gerçekten ilk öykülerdeki çocukların tekinsiz olduğunu görüyoruz. İnsanın zalimlik topumları çocuklukta atılan bir şey. Her zaman da dış etkenlerle zalimleşmiyoruz, bazen doğuştan gelen bu zalimlik hissini, ya başkaları ya biz besliyoruz. İlk kitap belki biraz daha sertti, ama ikinci kitapta böyle bir adalet hissiyle de yaklaşmış olabilirim ve bu yüzden çocukların daha çocukken bile sandığımız kadar masum olmadıklarını dile getiriyorum. Bunu da tabi ki kendi çocukluğumdan ve çevremden yola çıkarak, okuyup izlediklerimden hareketle söylüyorum. Bir yazar olarak çocuğa bugüne kadar onlara yüklenmiş imajla bakıyorsanız, kadına size öğretilmiş imgelerle, erkeğe yine aşnı şekilde bakıyorsanız yazar olarak bir sıfır geride başlıyorsunuz. İyi ve kötünün bu kadar dengelenmiş olduğu bir hayatta çocuklara da kadınlara da eşcinsellere de, yaşlılara da böyle bakmaya çalışıyorum. Yazar önce anlamaya çalışmalı, sonra diğer şeylere geçmeli.

OKURU CİDDİYE ALIRSANIZ DAHA CESUR OLURSUNUZ
- Başta ilk kitabındaki öyküler olmak üzere öykülerinin en belirgin özelliği okuru davet ediyor olması. Necatigil'in “boşlukları okur doldursun” dediği gibi, isteyen okurun devamını getirebileceği öyküler bunlar. Bir o kadar da okura biraz sorumluluk yükleyen öyküler aslında.
Ben de öyle düşünüyorum. Biraz daha genişletmek gerekirse, okuru ciddiye alan bir tavır bu. Bunu şöyle kurguluyorum; okuru ciddiye alırsanız o boşlukları doldurmasına duyduğunuz güvenle öyküyü daha cesur bir yerde bırakabiliyorsunuz. Okur veya yazar herkesin söylediği bir şeydir; kısa öykü tek bir sözcükle dibe vurabileceği gibi zirveye de çıkabilir. Okura, okurun zekasına, birikimine güvenmezseniz çok sıradanlaşıp sıkıcı olabilir. Ben hep bilinçi boşluklar bırakıyorum ve genelde bittiği anda da okur fark eder bunu. Zaman zaman iki üç sayfalık öykü bittikten sonra, dönüp bir daha okumalarını istiyorum çünkü. Bu anlamda bütün öykülerin homojen bir boşluk taşıdığını düşünmüyorum. Bazıları daha kapalı bazıları daha açık. Ama açık olanlarda bile dediğim gibi ne bir sözcük eksik ne de fazla olsun istiyorum. Okur kendi içinde tamamlasın istiyorum…
- Öykülerindeki aşkın “cinsiyet üstü” bir aşk olduğunu söylemek gerek. Kutsal aşk imgesi değil bu, aşkı kabulleniş şeklinle alakalı sanırım bu, değil mi?
Aşkı çok yücelten biri değilim! iki erkek iki kadın birbirini seviyor veya cinsel açıdan birbirini çekiyorsa buna başkasının bir sözünün olamayacağını düşünüyorum. Aşkın varlığını kabul ediyorum ben. Yüceltmiyorum, aşkı olduğu gibi kabullenip üzerine daha fazla anlam yüklemiyorum. Her insan her insanı sevebilir, daha ötesi yok bunun. Saygı duymak kendini ve insanı kabullenmek, bir arada yaşamak ve hiçbir şeyi de olduğundan fazla yüceltmemek gerekiyor. Bir şeyi olduğundan fazla yüceltmediğiniz zaman onu olduğundan aşağı da görmüyorsunuz. Yeri neyse orada oluyor, mesafe ve tarafsızlık sağlar bu insana…
- En kalabalık öykülerinde bile kahramanların o kadar yalnızlar ki. Yalnızlar mı çekiyor seni?
Gerçekten öyleler, yalnızlar. Altın Günü öyküsündeki gibi, orta sınıf kadınlar arasındaki muhabbetler çocukluğuman beri beni çok çekmişir. Ben de gitmiştim altın günlerine ve onların dedikodularını dinlemek çok hoşuma giderdi. O zamandan beri şunu gördüm, kadın kadının kurdu olabiliyor. Kadınların kendi aralarındaki iktidar çok farklı yerlerden filizlenebiliyor. Çok fazla karakter var orada ama bir yanda da bir veya birkaç dram var. Senin en başta söylediğin şeye benziyor, hepsinin bir dramı olsa da bu onların zalim olmasını engellemiyor. Birine güvenmenin zorluğunu yaşadığımız anda yalnızlaşıyoruz. Diğer öykülerimin kahramanları da gerçekten yalnızlar ve birçoğu bundan kurtulmak için bir çaba da göstermiyorlar. Hattâ bunun farkında bile değiller. Bunu ya zalimlikle kapatmaya çalışıyorlar, ya da bir başka mücadele içindeler…

…BİZİMLE BERABER KİRLENİYOR ÇÜNKÜ
- Üç Kadınlı Şehir öykünde, şimdiye kadar kaleme alınan “şehir” öykülerinden farklı olarak, şehir de söze geliyor…
Ben bu şehri çok seviyorum ve şehir adına üzülüyorum. O öyküdeki üç kadın da birbiriyle bağlantılı kadınlar ve aslında üçünün tek ortak tarafı İstanbul'da yaşıyor olmaları. Üçü için de İstanbul'un farklı anlamları var. Birinin göç ettiği şehir. Diğeri burada doğmuş ama hep başka şeyler istemiş ve şehri çok seviyor. Üçüncü de ekonomik olarak diğerlerinden farklı bir noktada olduğu gibi şehirel olan ilişkisi de bambaşka ve hiçbir şey umrunda olmadığı gibi şehir de umrunda değil. İstanbul'la bu kadar kesişen üç karakteri anlattıktan sonra sözü birde İstanbul'a vermek istedim. Üçü aynı ortamda olmuyorlar ama ortak noktaları burası işte. Şehrin de kendine göre yargıları var, çünkü o da bu kirlenmeden payını almış ve o da bu üçünü yargılıyor. Çünkü İstanbul'u da olduğu gibi kabul ediyorum. Bizimle beraber kirleniyor çünkü…
- Aslında okura tebessüm ettiren öykülerinde bile bir huzursuzluk sezmek mümkün. Bu senin edebiyata yaklaşımından mı kaynaklanıyor?
Edebiyatta huzurluzluğu seviyorum. Dürtükleyici, soru sordurucu, gülerken birden bir darbe almamızı seviyorum. Çünkü hayatı da böyle yaşıyorum. Zaman zaman bir arkadaşımızın iyi haberine gülerken içten içe 'o kadar da gerekmiyordu’ diyebiliyoruz. Birisinin ölüm haberi bizi üzmüş olsa bile, çok yaşlıydı zaten diyebiliyoruz örneğin. Birisinin kötü haberine üzülürken bir tarafımızla sevinebiliyoruz da zaman zaman. Bunlar çok da ikiyüzlülük değil bence. Bunun için bunları yazmak gerekiyor. Huzursuzluk da buradan çıkıyor belki. Ben bizzat huzursuz bir insanım zaten, bunun da bir etkisi vardır elbette. Huzursuzluğun benim edebiyatımda hep olacağına inanıyorum. Edebiyatta huzur istemiyorum ben.
- Öyleyse, kimdir Yalçın Tosun'un yazarları?
Aslında çoğu huzursuz yazarlar. Kimi bunu bir kadın erkek ilişkisi üzerinden yapıyor Raymond Carver gibi, kimisi hiç yoldan gitmeyip kendi içini kazımaya başlıyor Rilke gibi. Hep diken üstündeyizdir. Çünkü kahramanları sürekli bir gerilim içindedir belki de. Truman Capote beni etkileyen isimlerdendir, öyküleriyle romanlarıyla. Cehof, Mansfield ve Cehov benim için önemli sac ayaklmarıdır. Romancı olarak Paveze ve Svevo'yu saymalıyım. Onlar bende “yazmak ne güzel” düşüncesini doğurmuşlardır. İkisi de huzursuz adamlardır ve bende kırılma noktalarıdır. Saul Below da bunlardan biridir. Türk yazarlardan ise Sait Faik elbette başta gelenidir. Tezer Özlü, Füruzan, Sevim Burak ki ikinci kitapta ona adadığım bir öyküm vardır, Tomris Uyar yine anmam gereken isimlerdendir. Benimle aynı kuyaktan olan isimler arasında Sine Ergun geliyor ilk aklıma. Unuttuğum isimler muhakkak vardır tabi.
Erkeklerin dünyası bana fazla hoyrat ve daha az derinlikli gelmiştir dünyaya baktığımda. Çevreme baktığımda meselâ. Erkek yazarlarda da böyle bir şefkatli taraf aradım ve erkek yazarlarda da bu çerçevenin dışına çıkabilmiş olanları seviyorum Fikret Ürgüp ve Murathan Mungan'ı saymalıyım bu noktada.
Hasan Ali Toptaş'ın bir belgeselde kurduğu cümleyi ben de uzun süredir söylüyorum aslında. Bilinçdışı bir bilinçle yazıyorum ben öykülerimi. Bir öyküyü günler boyunca kafamda düşünüyorum, ama hiçbir not almıyorum ona dair. Gerçekten yazmaya değerse beni terk etmiyor çünkü öykü. Kafama sürekli bir şeyler gelir, dizeler gelir cümleler gelir. Gnlerce haftalarca farklı farklı öyküleri gün içinde düşünüyorum. Yazmaya başladığımda da çok fazla vaktimi almıyor. Uzun uzun düşündüğüm ama hiç planlamadığım şeyler bunlar. Romanda bu olmaz muhtemelen. Düşünme faslı uzun sürebiliyor tabi, beni de şaşırtıyor yazdıktan sonra…


SAİT FAİK İSMİNİN YANINDA ANILMAK MUTLU EDİYOR BENİ
Sait Faik Hikâye Armağanı'nın yüklediklerini aslında yeni idrak ediyorum. Tören bitti çok güzel bir akşam geçirdik, ama bir anda hazmedilebilecek bir şey değil. İlk kitabımla Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü'nü almıştım., İlk kitapla ödül alınca; büyük mutluluğun yanında bundan sonra neler olacak diye tedirgin olabiliyor insan. O ödülün özelliği, o yıl yayımlanmış şiir, roman, hikâye gibi bütün türler arasındaki bir elemeden geçerek alınmış bir ödül. Haliyle ilk kitaba vermeleri onlar için de bir risk aslında. Bana söyledikleri şey, “bundan sonra sizi çok sıkı takip edeceğiz, çünkü sizinle birlikte biz de bir sorumluluk aldık,” dediler. İkinci kitap Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanınca ödüllendirilmenin insana verdiği bir yüreklenme hissi var. Önemsediğiniz kişiler tarafından seçilmiş olunca daha güzel bir yere gidiyor iş. Çok büyük bir korku duymasam da biraz da kendimi birçok kişi adına sorumlu hissediyorum. Bu baskı değil, biraz daha sorumluluk yüklüyor. Fakat 'doğru yolda’ olduğumun da mesajını verdi. Sait Faik isminin yanında adımın anılması ayrıca mutlu ediyor beni.
AYSEL GÜREL'E YAZILAN ŞİİR KİTABIN ADI OLDU
Kitabın ismi senin de bildiğin gibi bir şiirimden geliyor. Şiirin hikâyesini anlatmak gerek önce; şiiri yazmaya başladığımda Aysel Gürel yeni ölmüştü. Aysel Gürel hem benim hem de şiiri besteleyen arkadaşım Mabel Matiz'in tanımadan çok sevdiğimiz bir insandı. Onun ölümündan sonra yazmış olsam da, tamamen de onu anlatan bir şiir değil tabii ki. Peruk imgesine insanların yüklediği bütün o farklı anlamların yanında, peruğun hüzünlü olabileceğini bana ilk hissettiren isimlerden biriydi Aysel Gürel. O deli dolu yaşantısına rağmen o renkli peruklarla bunu bir maske gibi kullandığını düşünüyordum. Peruğa başka açıdan da bakılabilir; örneğin kanser hastası bir annenin taktığı peruk diye yorumlayan da olmuş, zorunlu seks işçiliği yapan travesti de olabilir, barlarda pavyonlarda çalışan kadınlara da ait olabilir. Kitaba isim koyarken, şiiri oluşturan ikili dizelerin çok rahat bir biçimde dörder öyküyü ayrı ayrı içine alabildiğini fark ettim. Bu nedenle Peruk Gibi Hüzünlü şiiri, kitabın da adı oldu. Gerçekten okurlara olduğu gibi bana da çok fazla şey çağrıştıran bir ad bu. Biraz da bunun için tercih ettim…
(*) Fotoğraflar: Yaşar K. Canpolat.